Manş Denizini Yüzerek
Geçen İlk Türk Kızı
NESRİN OLGUN

O, denizin dalgalarıyla terinin damlalarını
bütünleştirip, kulaç kulaç,damla damla
ilerleyerek şampiyonluğa ulaştı.

Eda Memeli - Bütün Dünya

 

Gelişememiş kabilelerde, ocak, şubat ya da mart aylarında günler, hatta haftalar süren ve adına “Satürn Bayramı” denilen kutlamalar yapılırdı. Bu kutlamalar gerçekte, birer “düşler şenliği” idi. Erkekler ve kadınlar kılık değiştirirler, sevdiklerine armağanlar, sevmediklerine
ise cezalar verirlerdi. Şenliğe katılan herkes, bu “kendi düşlerini gerçekleştirme” zamanını doyasıya yaşardı.

Bir suçlunun, cezadan kurtulmasının tek yolu, kendisini cezalandıracak olanın düşlerini bilmesiydi. Bir anlamda suçlu, zarar verdiği insanın düşlerini bilmek zorundaydı. Aksi takdirde cezaların en büyüğüne çarptırılırdı.

Bu bayram, başkalarının düşlerini anlama yolunda da atılmış bir adımdı. Oysa kendi düşlerinin peşinde olmayan bir insanın, başkalarının düşlerini anlaması olanaklı mıdır?

Yaşamımız boyunca, düşlerinin peşinde koşan birçok masal, mitolojik öykü ya da roman kahramanını kitaplardan okuyabilir, görsel medyadan izleyebiliriz.

Peki aramızda kaç kişi yaşamını düşlerine adayan bir insanla tanışıp, onun ellerini tutmuş ya da sevecen gözlerine bakma şansına ulaşmıştır dersiniz?

Nesrin Olgun’u tanımakla ben, işte bu şansı yakaladım.

Onun sevecen gözlerine baktım ve sıcak ellerini tuttum; sesinde bir annenin olabilecek tüm şefkatini duydum. O, sevgi dolu gözleri ile bana bakarken, ben düşlere dalmıştım.

Manş Denizi, çoğumuz için ansiklopedik bir bilgidir. İngiltere ile Fransa arasında oluşu, gelgitlerin en yoğun yaşandığı ve birçok öyküye konu olan Manş Denizi... Ve Adana’dan ne kadar uzak...

İşte bu uzaklıklarda yaşayan kendi halinde bir kişi, bir gün “Manş’ı geçeceğim” diyor ve...

Düşleri ile iradesine randevu veriyor. Hem de buluşma yeri ve zamanını belirleyerek: Manş sahili ve 1979’un Ağustos ayı.

Nesrin Öğretmen’e, hangi duygu ve düşüncenin kendisini bu amaca yönelttiğini sordum:

“Kendime karşı sorumluluğum vardı” dedi. “Eğer bu düşümü gerçekleştirebilirsem, yaşama karşı kendimi çok güçlü hissedecektim. İnsan iradesinin doğa karşısında sanıldığı kadar güçsüz olduğuna inanmıyorum. Elde etmek istediğimiz şeyler ne kadar zor olursa olsun, irade, bilgi ve çalışma ile elde edilebilir... Buna inanıyorum. Ama kimse inanmamıştı... Haklı oldum.”

Yalnızca haklı olmakla kalmadı, bir de tarihe geçti Nesrin Olgun: Manş denizini yüzerek geçen ilk Türk kızı olarak. Türk yüzücüler Ersin Aydın, Erdal Acet, Doğan Şahin,Seyit Güler ve Murat Güler Manş’ı yendiler ama, bayan olarak bu onuru ilk kez Nesrin Olgun elde etmişti.

Manş’ı yüzerek geçme kararı verirken, tarihe geçeceğini de biliyor muydu?

“Tarihe geçmeyi hiç düşünmedim. Öyle bir kaygı duymadım. Sigara içerken öğretmenime yakalanmıştım. Utandım. Bir biçimde incinen onurumu tamir etmeliydim. İşte o an düşlerimin peşinden koşmaya karar verdim.”

Düşlerinin peşinden koşan Nesrin Olgun, kendi doğası ve zaman ile yarışa başlamış.

Dört yıl... Her gün altı saat... Aynı havuzda antreman yapmış.

Önce bir düş kurarsınız. Düş sizi denetim altına alır. Bir anlamda kurduğunuz düşün tutsağı olursunuz. Bu tutsaklıktan kurtulmak için yapılacak şey, bilimsel metotla çalışmaktır. Bu kez düşler, insan iradesinin tutsağı olur. Artık o bir düş olmaktan çıkar, bir hedefe dönüşür.

“Kendi hedefinizi belirleyin” diyor Nesrin Öğretmen. Özellikle de ekliyor: “Ama o hedefi mutlaka kendiniz seçin. Bu konuda karalı olunca, herşey istediğiniz gibi olur.”

Televizyonda bir senfoni orkestrası izlemiştim. Belki de elliden fazla müzik aleti çalan vardı... Orkestra elemanlarını tek tek izlemiştim. Ciddi, kararlı ve kendini yaptığı işe vermiş insanlar. Obua çalanın, piyano çalanla bir ilişkisi yoktu. Aynı biçimde, viyolenseli ile dans edenin, keman çalan ile de bağlantısı yoktu. Herkes kendi işine konsantre olmuş ve kendi işini en mükemmel yapmaya çalışıyordu. Bu armoni içinde ortaya olağanüstü güzellikte bir yapıt çıkıyordu. Üstelik büyüleyici bir yapıt.

“Kendi hedeflerinize konsantre olun” diyordu Nesrin Öğretmen.

“Omuzumda tendinit vardı. Tedavi olmam gerekiyordu. Hedefimden uzaklaşırım diye erteledim. Bu konuda dışarıdan maddi bir destek görmedim. Annemin biriktirdiği parayla İngiltere’de Manş kıyılarına geldim. Siz Kuzey Kutbu’na yakın bir yerde hiç denize girdiniz mi? Soğuktur... Adana’ya ve sevdiklerinize uzaktır. Kendinizi bir devin karşısında güçsüz ve çaresiz duyumsarsınız. Ve ilk kulaçla birlikte, size yardım edecek bir tek kişi kalıyor; o da kendiniz...”

Nesrin Öğretmen artık olayı anlatmıyor, sanki yeniden yaşıyordu. “Koca bir devin karşısında, iradenizden başka kullanacağınız hiçbir silahınız yok... Manş’ın serin, uzak ve karanlık sularında attığım her kulaç, deve vurduğum bir darbeydi ama, ben de tükeniyordum. Düşünebiliyor musunuz 40 bin metre, 80 bin kulaç demek. İnsan bir koltukta oturup, aynı kelimeyi 80 bin kez tekrar edemez. Ama ben 80 bin kulaç atacağım. Acıkmadım... Susamadım... Yoruldum... Merak ettiğim tek şey saatti... Bir denizin ortasında olduğumu unutmuş, yalnızca zamanı merak ediyordum. Zamanın neresindeyim, ne zaman başladık ve ne za man bitecek? Kafamdaki tek soru buydu. Fransa kıyılarına çıktığıma inanamıyordum. Üstelik, “Manş Cehennemi” olarak tanınan bu denizde akıntıya kapılıp, 40 bin metre yerine 50 bin metre yüzmüşüm. 100 bin kulaç. Geçen süre: 15 saat 47 dakika...

“Hep ağlayacağımı düşündüm. Ağlayamadım. Kıyıya çıkıp yaklaşık 10 metre yürüdükten sonra toprağa uzandım. O ıslak, o buz gibi toprağın bana ne denli sıcak geldiğini anlatamam. Bir devi yenmiştim... Kendi işimi yaptım. Kendi düşüncelerimi gerçekleştirdim.”
Nesrin Öğretmen bunları anlatırken, doğa ile insan ilişkisi geldi aklıma. Sanki “güç” diye bir kavram yoktu. Belki de “güç” denilen şey, zayıflıkların bilinmemesiydi. Dede Korkut masallarında, obayı titreten Tepegöz, birçok can yakmıştı. Herkes ondan ve gücünden korkuyordu. Yenilmez bir dev gibi görülüyordu. Ama zayıflığının bilinmesiyle Tepegöz’ün gücü ortadan kalktı. En zayıf yeri tek gözüydü.
Nesrin Öğretmen bir anlamda “Doğanın en zayıf yanının, insan iradesi olduğunu kanıtladı”. İnsan iradesinin denetim altına alamayacağı hiçbir gücün olmadığını yani...
Nesrin Öğretmen, düşleri ile verdiği randevuya gelmiş ve onları kupa olarak yurdumuza kazandırmıştı.
Peki bir anda dünya ve Türkiye basınında yer alan ve ünlü olan Nesrin Olgun bugün ne durumda?
“Şımarmak, olduğumdan farklı görünmek bana göre değil. Çünkü bu başarı bana armağan edilmedi, gece gündüz çalışarak ve hedefleyerek onu ben aldım. Mutluyum bir kadın olarak, ülkeme bir kupa kazandırdım. Mutluyum, kendi düşlerimi gerçekleştirdim. Mutluyum, bugün çocuklarıma, başarıya giden yolun nasıl olduğunu gösteren bir örnek oldum. Ve mutluyum, kendimi hep güçlü hissettim ve yaşamdan hiç korkmadım.”
Hak edilmeden verilmiş unvanların sahte parıltılarına kapılmamış Nesrin Olgun. Bu başarıyı yalnızca anılarında saklamış ve hiçbir zaman da kullanmamış. Anısına öylesine saygılı ki, hiçbir şeye değişmemiş ve kişisel çıkarları için kullanmamış.
Kendisini tanıdıkça hayranlığım daha da arttı. Gençlerimizin ondan öğreneceği çok şey var. Tam bir
Anadolu annesi... Kendini kızı Bengü ve oğlu Şevket’e adamış.
Nesrin Öğretmen Adanalı gençlere spor danışmanlığı yapıyor... Üstelik yalnızca yüzme dalında değil. Elbette Nesrin Öğretmen’in ortaya koyduğu başarı yalnızca yüzmeyle ilgili değil, insan iradesi ile ilgilidir. Hangi meslek ya da çalışma gurubunda, insan iradesine gereksinim duyulmaz? Başka illerden gelen birçok öneriyi reddetmiş. O doğduğu, yaşadığı yer olan Adana’yı terk etmemiş. Adana’da onun adıyla anılan bir sokak var.
Düşler şenliğinden söz açmıştık. Büyüklerin deyimi ile “kara kız”, sigara ile yakalanan haylaz öğrenci Nesrin ve düşlerinin peşinde koşan Nesrin Olgun ve bir anne olarak Nesrin Arslan ile konuşurken bir düşler şenliğindeydim.
Ama ceza görmedim. Nesrin Öğretmen’in yanından bir kucak dolusu düşle ayrıldım.

Eda Memeli

Yazıyı Bütün Dünya dergisinin internet sitesi www.butundunya.com adresinden okumak için Arşiv'den 2001 Mart Ayı sayısını seçmelisiniz.